« Önceki | Sonraki »

28/7/2008

ölümden önce beşiği aşk/la kertilene

( ölümden önce beşiği aşk/la kertilene.. )



Korkuyorum henna’, sana değen kalem aşk kesilecek!

Konuşursa kelam, seni onlarda sevecek.

 

 

Sana mı düş/tü henna , düşmek dile? Bir gül iken evvel, rayihanla neşveyledi kıyamet bile!

Sen ki başımın tacısın! Baş ki, önüne akmış boş bir tas, c/isminle muamma... Tepeden tırnağa aşk kesildim , sorma! Aşk ki , her başa ayrı bela. Bela da imtihandan gelmedir cana. Öyleyse dövelim mi iştiyakımızı dualayla? Bil ki aşk,  iki cami arası beynamaz , gözlerimizin farziyetini  mübah bilen! Ki aşk değil midir, sütten kesilmeden büyüyen sübyan. Eyvah , daha doğmadan yetimlikle mi imtihan olunacaktı yavrumuz henna'm. Bak, işte yağmur, ılık ağlamaklı gözleri aynı sen…  Sarıl/sana sırılsıklam! Ta tut bizi, ya bırakma! - ilk rüzgarla uğra - lütfen…

 

 

 

Buyur ...Yol senin ... Ölümden git  henna’, ardın sıra meyilliyim.

En çok kendime dürüstüm bilirsin, yalancınım işte . Özledim,  altını çiz! Adın  mahrem kılınmış madem, bu ‘na’ faslı nerden düştü hecenin sol yanına .  Kutsa , ömür helaldir sana. Tut, canım çıkar, tut can çık/ar,  bir can kaça çıkar ? Toplasak, çift dil yanığı bir yar(a) ederdi ama, kan tutar beni henna’, tut , kanar!

 

 

 

Altı üstü hayat işte, bu nasıl keşişleme henna’?  

Ölmek dediğin, ödünç bir soluğu iade değil de ne? Ve yaşamak; ölüme kaçamak, ölümcül kaçak! İblisin kitabetince karma, oysa asıl dersiz topsuz olan yaşanamamışlıkta… Neden bu kadar zor henna’, üç günü günün sahibine hibe? Künyede kul iken, ne bu kendimizi hiçlikten ziyade bilme. Seni senden ibaret bilme, senden ötede bir ben, benden öte bir bilen’i bil önce. Sonra gel, maksudumu dinle!

Dağıldık yine henna’ , topla hüznümü, ayrılık işkillenmesin!

 

 

 Kilitli kapı... Sesim yetişmiyor paslı sürgüye , emredişlerimi pervasızca eşik altından aşırıyor aşk! Önce beni düş henna’, önce ben bir düş(üş)! Ve ahirinde sen, kaç yüz görümlüksün uykudan firari sızdığımız helum gecede? Ey gözleri gönül urbasında unutulmuş huri ziyneti, eğil biraz yamacıma,  - bitme diyorum sana.. dilime gömdüm seni.. sadece öl henna’- …

 

 Tutunduğum dalın hürmetine,  inzivada sabr soluyan bikrlerin sahibine , kuşları yuvalarında rızıklandırana  andolsun ki, içimde çıkarsız bir araf’sın henna’, O’ndan geri benden öte… Sen hangi kıssadan düştün hisseme, nar’ı bilir misin? Öyleyse aminle aşkı, geç benden henna’, aşka maşuku kurban eylemek için çok geç! İddetini bekliyor yalnızlık, nafakamı kesti vehleten. Senin yoksuluna dünya loş bir kuyu henna’, boş bir kuytu. Anneli ağlayışlarımdan geçeli yıl üstüne yol oldu.

Bana annem gibi bakma henna’, korkuyorum, sahibim hak koyacak araya!

 

 

 

Ey  son nefeste gözlerime işveli perde olan nefs billuru!

Ey mekruh ibadetin şaibeli ecri  ! 
Günde beş vakit çağırırken huzura Halîk , ne haddine ki her nefeste üç kez sesliyorsun kapına. Estağfurullah , kulluktan aciz olan  sana kul olmayı nasıl becersin? Hadi beni yar/at! Parçala şiltesini gözlerimin! Mumla değil henna’, parmaklarımı avucunla hırpala! Yap/boz , toplama benliğimin kimyasını. Seni sana kur, seni bende kuruntula. Ayıkla aşka çalan yanlarımı, kurtlandı yasak elma. Gözümü diktim henna’, yeter ki bekleyenim ol Arafat ta.
 
Seni sevecek kadar şeytana uydum! Şeytana uyma , s/al beni henna’…

 

 

Ahh ne yanından tutsam adının , felahıma mai aşksın ! Sen , işraka doğ(rul)muş en katmerli günahsın! Bil ki, mesti hayranınım nar-ı ayazda! Yandım ve yandım! Ya sen henna’, ya ; illa sen! Ey şifa marazlı ahsen! Özlemek, çıldırmanın önsözü, en d/okunulası mahfî saifesiyse ölüm kitabetinin, ısla parmağını aşk/la, çevir ömrün dalını !  Böylesi iğfal ah ne arsızca! Oku beni hatmet , ruhuna bağışla ! Tozumu al, üfle cürmüme sesini  henna’..

 

 

Yaşamak için gerektin sen... Peki ya şimdi vuslatın gerdeğinde , ölüme peçe indirmekte neyin nesi henna’?

Andolsun ki,  sen ölümce güzelliksin..

 

Aşka nikahının mihri  ölümse, ve ölüm senden öte güzellikse;

 

boş'ol!

boş'ol henna’!!!

..

son talak aşkta!

 

 ( adın yoksa, adımın ne hükmü var hayata..........)

 
 
 
züleyha çay

 

28/7/2008

------ Yanakların Üşümesin Diye Mi Ağladın Efsa' ? ------

geceydi… bir düşe düşmek bu kadar mı zor efsa’ ,

ve bir ölüm bu kadar mı düş?

 

Nakarat  nakarat yalnızlığımdan seni besteledim, ah bu tını beni öldürmüyor da efsa’!

İstanbul’dan önce ben ağladım sabahında… Sözlerim kan çanağı, hüznüme ekmek doğrama! Dün gece üşüdüm de çok, kuşlar mı söyledi efsa’? Kalbimiz vardı evet titreyince bil(diril)dik… Sızlanmak de neymiş, eyvah eyvah öldük mü yoksa? Topuğumuzdan çekilen narin can değil de ne? Seni yaşatmak için çareyse, biz mi ölseydik? Söyle, neye yarardı ki, son soluğunu yutmuşa? Bir can kaç soluk ederdi gözlerimizin yamasına? Soldu dilimin gülü efsa'.  Su; bir kursak geçimi su, acı(mı)  yedirildik!

 

 

 

Bir mum yaktım geceye… Üfle(me)!

Hişşş…  sen ses etme ,  melekler sus kesiliyor iki dudak arası emrine. İncinmesin gönlünün nazı, ben yüzdürürüm kağıt gemileri bileklerinde. Bir sarışın geceydi ağlay(t)ışların, esmer kaldı göğ(s)ümde…

Ve efsa…

Ve masum …

Ve ahh…

Saçların niçin vardı ki senin  ve gözlerin! Kimseler bilsin işte, senle diye ölümü de özlerim! Eyy  seni, en seni ben de sevdim. Bir tebâreke saldım ardına, işittin mi huri güzelim? Ah efsa ahh… Şimdi uzanmışsın boylu boyunca bir mezar taşı keyfinde misin..?

Özlemek de var mı cennette, öyleyse en çok beni……………….

 

 

Sus/tum…  Bildi ki arz niçin susulacaklar.  Adınla gelen baş göz üstüne efsa’,  yok mu o diyardan bir haber yangın sineye? Eyvallah olsun kahrına, narına, sitemine. Dudak bükersem Azrail’e hak ola(yd)ım senden önce!  Bir mum, bir de su, dile gel hangisine meyledeyim?  Önce yak , önce ver ateşe külümü, ki hiçliğim bileyim. Allah’tan korktum efsa’,  adında! Adımla korkma , yol dediğin eni boyu sen. Sen ki; hasret, sen ki; vuslata kasem! Doldurma çilemi efsa’, hükmündeysem.

  

 

 

Ört üstünü hadi, üşüyecek rahmindeki…

 

Tek kişilik masalarda bizden öteye kurul. Az beni dinlen, Firdevs yamacında yorulmadın mı zevkten? Bil ki burada iki adımda bir sen,  on üç adım dört duvar mahsen! Son göçün müydü ki efsa’ yetişemedik kanadına! Pencerelerini sıkı kapama gök kubbenin, fısıltın varmıyor kıyılarıma.  Seni hala seviyorsam yaşamadığımdandır efsa’. Bilirim ki sen haz etmezsin dirilerden, bu yüzden efsa’,  işte bu yüzden önce öldüm! Seni seçtiler , çünkü sen kuldan da  öteydin. ‘Sen biraz az bekle’ dedin, az/dım en çok bekledim . Bir kelam et efsa’ önümdekilere, çıktı canım beklemeden geçeyim!

  

 

Ve efsa’ ve mum ve kevser suyu gözlerin. Söyle hangi peygamber duasısın sen ? Kimler azarladı seni uykunda? Sabahına ağlama efsa’, melekler içleniyor.

  

 

 

Bildi(rildi)m şimdi efsa, aşk değiyor ömre sadece, el/değmiyor!

Seni gönle kondurana kurban olayım ki üç yeminin sonunda da sen! Ve aşktan gelmesin ki üç kitabın izninde esamen! Ahh bu kadar aşk olmayasıca..Merhametsiz değildi  billur suretine nazar eden ilk melek… Seni benden çok sevdi !

 

 

 

Olmuyor efsa’ olmuyor,  sana ten boyu dokunulmuyor! Kefeni libasın öylesi hoş durmuş ki çocuksu endamında… Bari ekşit suratını, yine takılmasın ölümün hevesi suretine...Sahi, gözlerinin değdiği yerde görünmeyen mi var ki dalgınsın pencere kenarında… Gözlerime saçlarını sür efsa’, bakıpta gör(e)miyorum! Sesleri geliyor oysa… Üç melek efsa’; su, sürme, ölüm kundağı… Elalığını sürülen sonsuzluk mu ki baktıkça d/üşüyorum. Topuğuna adımı yazdım, sağlam bas yere! Sığıntınım kucağında, eteğinle dualar mısın sabiliğimi efsa’?

Hani öldüm desem… Hani özledim de bil… Salınsa sesim gecene annen’ce, gel(e)mez misin?

 

 

Üç güne kadarmış hasret efsa’m üç gün kadar............

az biraz bekle... eşikte cana sulanan melek  değil mi, kıyamet dediğin?

 

Hadi! Ayart Azrail’i seni özledim!

 

 

 

züleyha çay      //     bir ^^denizkızı^^

28/7/2008

Kör/ebeyim Suçüstü Yumdum G/özümü




kimsesizim …
ve düşünce /siz…








Üşüten bir mum alevi gece…
Daha sabaha kaç karanlık eklemeli ey adı yar olan ?
Afedersiniz... Adınız aşk diye sevmiştim.
Düşüşümü bilin diye gözlerinizin önünde yığıldım,
- ‘topla kendini , kan görmeden aşk olmaz ’ – dediniz.
Peki tutup yüreğimin mahrem köşelerinden, kalkmayı öğretecek yar değil miydi isminiz?
Afedersiniz, ne de düşüncesizim, çünkü düşünce/sizdim…
Dört duvar derisi kavlamış dehlizlere (s)açılan rutubetli hüznün kapı ardında küçük kız…
Islayıp serçe parmağını topluyorken içlenmelerini ,
örüklü dilinin kurdelaları hiç boylanamayacağım paltonuzun iç cebinde mi gizli?
Lütfen pişirin içimde çöreklenen bu çare/sizliği, sizi taşıyorum!
Ağzı gevşemiş bir mahfi keseyken yürek, susuşunuz kadar çığırtkan, yalnızlık boyu hafakan,
söz gümüşü lutledin gözlerime inen geceye.
Kördüm… Ve gördüm.
Ağlak mevsimlerin ısladığı eğreti taşlık manastırın kıyısına çıkartıp asmışsınız içinizden arta kalanları.
Kendimi t/uzağınızda buldum.
Uzansam edebi uykulu bir düş(üş) ardınız.
Ardıma yürütsem hıçkırıkları, size sırt çevirmek her adımda çift çelme.
Hem ne çok sakarım bilirsiniz, sizi de yanlışlıkla sevmiştim!
kör/ebeyim suçüstü yumdum gözümü…
Size yazmak mecazi fıtratların asil debdebesiydi, üzgünüm, özendim.
Uzun zamandı…
Yol iz yoktu. O zamanlar aşındı gönlümün felahının eşiği.
Gözlerinizin önüne döktüm tüm sağırlığınızı.
Kanım akmazdı , uğultum kesse nefesimin şakağını.
Özledim de… Gel(me)diniz.
Peki ya, saçımdan topuğuma yoklayan ölüm siz değil miydiniz ?
Afedersiniz…
Ben sizi üşüyorum. Elleriniz cebinizde ya hani, merakındayım, siz, rüzgarın yari misiniz?
Gözlerimi bağladı ne çok tebdil-i suretiniz.
Evvel solumdan geçmişsiniz, el yordamıyla seçilmiyor ki aşk, bilesiniz..
Gittiniz sonra… Ve lakin '‘özleyerek dönmek için’’ dediniz.
G/özlediniz ne çok, gel(e)mediniz..
Siz en çok (t)uzaktan (g)özlemeyi mi bilirsiniz?
Yine aşka bağlanmak üzre dilimi çözün!
Heveslerimden tutun kaldırın beni, nasıl olsa düşünce/sizim…
Düşümce siz.
Ah efendim bir bilseniz, içimde ne çok değer/sizsiniz!
Yağmur bahane, melekler sizin nazarınıza malik olmaya iniyor kente.
Üsküdar’ın endamı kime sanıyorsunuz?
Baksanıza, aşkın çekincesinden peçesini iğneliyor Beykoz,
denizdeki aynalara göz süzerken siz.
Sözlerimi dize getirin , dergahınızda daim aşka talibim.
Defettim bariz isyanlarımı , dilimi üfledim de eşiğinize geldim.
Ben ki na-reften sürülen pejmurde bir derviş, aşk adına yolu geceye vurdum.
Gece ki öz aşkın döşeğinde inzivada...
Tesbih tesbih çekiliyoruz aşk/la, otuzüç boncukta bir eksiksiniz!
Yan/sızım…
Heybemde kaybedeceğim hiç birşey’sizliğimle , çıplak ayak dolanıyorum mikâtınızda.
Ele verdim kendimi , ele vermeyin beni!
Gidecek yanım çok ancak, gözlerime Yusuf ‘un rayihasıyla gömlek sürenim yok!
Yok mu ensar bir yürek?
Hayli kalabalık çaresizliğim, oysa bilin ki ezelinden mahzun bir muhacir(d)im.
sağım..
solum..
önüm..
ardım.. aşk!
Yaradan’a işittirdim , kapıyı açın!
Aşkın vahyinde hicretinize geldim…
Züleyha Çay

23/4/2008

inşirah



Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah…Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..

“Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(inşirah/1)

Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her
vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.

Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.

Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…

Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.

“Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .”(inşirah/2)

Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.

Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…

Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.

“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)
Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.

Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,

kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak
getirdim.Amansızım,dermansızım,

fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

“Yalnız Rabbine yönel.”

Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.

Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

2/4/2008

gidenlerin ardından, kalakalmak öylece

/kaybettiğin her şey başka bir surette geri döner.

 halvette kırk gün-mıchaela mihriban özelsel/

 

 

kayboldum sokağımda dostum,

avcumdan bir bir kayıp gidenlerin ardından giderken.

kayıp gidenler…

ardından bakakaldıklarım….

dostum, gün de kayıp gidiyor avcumdan aslında, her geçen gün hayatımdan kayıp gidiyor. oysa daha hayallerim var benim;  dost olmayı dilediğim yürekler var. almak istediğim meryemî soluklar var, ibrahimvarî dualarım var, yeni bir nesle dair…

dostum, batan güneşin ardından  doğan güne soluksuz başlamak nedir bilir misin? aleme bir başka sûrette gelmek demek, bir başka vasıfla…birilerinin hüznünde solumaktır hayatı, birilerinin elinde yürümektir arzda. ve geç kalınmıştır artık! bedenin bürünmüştür sessizliğe, sensizliğe. ruh’un ulaşştır ötelere, özlediğine. etrafta bir sükût…ve gözyaşları…senin dilediğin gibidir ortalık; kalabalık ki mahşer kadar.

dostum, bilir misin aldığın soluğu vermediğin alemde adın nasıl anılır artık?

bilir misin, bu gözyaşları seni kurtarır mı artık?

….

heyhat!

ayrılık zor imiş dostum…

vardan, yârdan, sana ihtiyacı olan cân’dan…

….

bakıp kalıyorum dostum, avcumdan kayıp gidenlerin ardından. avcumu iyice sıksam -gidişlerini engelleme hayaliyle-; avuçlarım kanıyor mukadderata karşı geldiğim için. avuçlarımı açsam keder doluyor ahiri ayrılık olan hal için.

dostum, bana gidenlerin ardından gitmemeyi öğret!

kalabilmeyi öyle başı dimdik, ayakta; sabırla, şükürle, aşk’la..

bana ağlamamayı öğret; boğazımda bir düğümle yaşarken direnmeyi öğret. hıçkırıklarıma yaslanacak omuz ol. kayıp gidenler, başka surette geldiği vakit, bana dönüşün müjdesini sen ver.

dostluğumuz hatrına, yanımda ol; yandığım vakit içime su serpen ol!

sare nokta!

Mart/2008

 

2/4/2008

içimin cılız sesine ithafla!

dal rüzgârı affetse de

kırılmıştır bir kere…

….

/sokuldum heybendeki aşk’ın bağrına,

içimin cılız sesini dinleyerek,kırılgan bir edayla

mahsunca,

nazla..

içimin cılız sesine ithafla…/

 

ey içimin cılız sesi,

ne de yabancıyım şimdi sana,ne de zalim

vefâsız…

vasıfsızım artık indinde.

dokunuşum yaralar mı seni,

oysa sana ruh üfleyen râfî, bana nezaketle dokunur,

benim mahcûbiyetim o’nun için tevbedir.

benim sedasızca sokuluşum dua…

 

ey içimin cılız sesi,

eteklerimde dünyanın nefesi,

sana yük olur söze dokunsa dilim, elim işe dokunsa

sana ağır gelir sevdalarım, telaşlarım,

ufkunda bir okyanus yakamozu, uzaklığında yâr kokusu

sevdanın kıyısız denizindedir can’ın,

ruhun lisanındadır kelamın..

 

ey içimin cılız sesi,

artık duyayım sesini; sessiz çığlıklarını

susma..

bilirim kırgınlığındandır sesine taktığın prangalar,

sitemin dağlar kadar,

sitemin aşk kadar..

vefâyı bilişin kadardır kırgınlığın,

vefayı benden dileyişin kadar…

sare nokta!

 

16/2/2008

umut heyben aşk ola!

 

kayboldum sokağımda dostum,

eteklerimde hazandan arda kalan yaprakların ağırlığı var, yalnızlık mevsimi zamanın adı…yorgunum dostum; ellerim başımın arasında,  başım ki soru işaretlerinin karargahı…yürüdüğüm yolun görünmüyor sonu, yalın bir aşk’ın peşindeyim oysa ben; bir duanın eşiyim…

dostum, bir kaybolmuşluk mu bu derinden gelen hüzün?  bir sonsuzluk özlemi mi? bir yar dokunuşu mu yüreğimdeki bu sıcaklık, bir kavruluş acısı mı? arayan için belirsizlikler, aslında aşikar olan’a yoldur bilirim…

dostum, aramak nedir?

aramak, arandığını hissetmek midir?

dostum, vedûd olan bizi arar değil mi?o, ârafta bırakmaz imiş yüreği aşk frekansında atanları…ârafta bırakmaz imiş arayanları…ve gayret edenin gayretini himmete, aşk’a yol edermiş. dostum, halden anlayanlar kelamlarında aşk’tan umudun heybesi olarak bahsederlermiş.

heybelerine aşkı koyanlar, aşk’ın umudu beslediğine şahit olmuşlar ve aşk’ı tarife koyulmuşlar: umudun heybesi diye…

dostum, besleyesin umudunu aşk ile…

dua eyleyesin….

sare.nokta!

7/2/2008

 

bir kentin yalnızlığında özlediğim yar,

yollar hep sana çıkardı aslında;

yorgunluk bilmeyen yüreğimle yürüdüğüm vakit,

gecelerin sessizliğinde alemin sana olan acziyeti ses olurdu,

sokağın bitmeyen telaşı, hep bir fani oluşun hikayesini anlatırdı.

 sonra ağaran gün meydan  okurdu gecenin karanlığına,

gün-eş’in karanlıkla savaşına şahit  şimdi gün…

ve yüreğim vareden’in nizamına şahit.

ah huzur!

bir secde yeter  şimdi bana…

karanlıklara inat!

sare nokta!

 

22/1/2008

İSRAİL'E BİR TAŞ, BAĞDAT'A BİR DUA GÖNDER

 

İSRAİL'E BİR TAŞ, BAĞDAT'A BİR DUA GÖNDER

 

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail'e bir taş, Bağdat'a bir dua gönder!
Maskeli baloların gösterişli hayat sahnesinde kalbinden kanlar damlayan insanların ellerinden tut!
Allah'ım ellerimden tut!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail'e bir taş, Bağdat'a bir dua gönder!
Gözyaşlarını sev!
Tamda unutmuşken merhameti,
Hatırlamıyorken Peygamberlerin bildirgelerini,
Hissedemiyorken aşka, ayrılığa, hüzne, tebessüme, terkedilmişliğe dair paramparça düşünceleri,
Gözyaşlarını sev!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!   
İsrail'e bir taş, Bağdat'a bir dua gönder!
Her gece sabırsızlıkla uyuyup görmek istediğin barış dolu bir dünyanın hayallerini kur!

Düşün!
Bağdat'ın, Filistin'in, gülen çocukların ve sevginin sancılarını...
Hayallerini,
Hayatı,
Bir yılan gibi koynuna sokulan gecelerin koyu karanlığını ve geceyi orta yerinden bölen ölümü... Kaçmak gibi, kaçsan da kurtulamamak gibi, istemesen de ölmek gibi
Damarlarından zamanı pompalayan kalbinin göğsünden fırlayıp, Bağdat'lı bir çocukla çöle düşmesi gibi. Gözyaşlarını kanlı avuçlarında biriktirmek gibi...

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!   
İsrail'e bir taş, Bağdat'a bir dua gönder!
Günbegün yeni çaresizlikler doğuran hayatın kollarından kurtul!
Çaresizliğinden,
Vurdumduymazlığından...
Bozkırlara terk edilmiş duyguların koynunda umut yetiştir!
Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissedip, hayatını dağlara sürgün eden Bağdatlı çocukların ağırlaşan hayatlarını, çaresizliğini düşün!
Kalbini...

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail'e bir taş, Bağdat'a bir dua gönder!
Masum çocuklara,
Şefkatli analara,
Çaresiz babalara,
Gözyaşlarına,
Kalbine... Kalbime... Sessizliğimize...Parçalanmışlığımıza

 

nurdal durmuş

...

Bağlantılarım